Sri Lanka

Sri Lanka Deyince Aklıma…

İlkokulda yazdığımız kompozisyonların başına istisnasız tüm sınıfın uygun gördüğü giriş cümlesini hatırlar mısın? Yaz deyince aklıma… Köy deyince aklıma… Hoş ben en ağdalı cümleleri, en nağmeli girişleriyle o çok bilmiş, öğretmenlerin göz bebeği sevimsizlerdendim ama öyle süslü cümlelere gerek yok bu defa.

Deriz ya, yediğin içtiğin senin olsun gezip gördüğünü anlat, yediğimizi içtiğimizi de gezip gördüğümüzü de zaten her fırsatta paylaşabiliyoruz çok şükür. Ama bazı tatiller varmış ki bir de ne öğrendin diye sormak gerekirmiş. İşte o sebepledir ki ne zaman konuşacak birini bulsam, bir kalem kağıda, klavyeye rastlasam tatlı Sri Lanka’yı anlatma heyecanım. (nasıl beğendin mi nağmelerimi  )

Turizm ofislerinin dağıttığı şehir rehberi bilgilerinden bahsetmeye niyetli değilim, yüz ölçümüydü, para birimiydi, tarih boyunca hangi ülkelerin sömürgesi oldu falan merak edersen bir Wİkipedia uzağında zaten, ya da bırak çat pat İngilizceleriyle sana yardım etmek için can atan insanlarıyla ayak üstü sohbetlerin sırasında öğren, daha güzel .

Kısaca anlatayım;

Tatlı Sri Lanka Güney Asya’da, Hindistan’a 30 km uzaklıkta, Hint Okyanusu’nda bir ada ülkesi. Tropik iklimde olduğundan aralıksız süren muson yağmurlarına yakalanmayacağın sezonları tercih etmek gerekir ki sahillerinde yalın ayak, omzunda güneş yanıkları, elinde Hindistan cevizini höpürdeterek gezebilesin. Aralık, Mart, Haziran ve Ekim yağmur ayları, bu tarihlerde düşük sezon olduğundan otel ve uçak fiyatları biraz düşebilir ama aldanma, senin benim bildiğimiz yağmurlardan değilmiş o. Yine de bir sonraki tropik gezimizi yağmur sezonuna denk getirmeyi planlıyorum, zorlu da olsa bambaşka bir muhteşemlikler diyarı, maceracılıklar ülkesi olur oralar. Dur ben bir gidip bakayım, su güzelse çağırırım.

En önemli konulardan birini de baştan halledelim ki okurken tatil hayallerini rahat rahat kurmaya başla sen de. Biliyorum böyle egzotik yerlerin adını görünce ya amaaan çok para gerek o işlere ya da bize göre değil oralar, sırtına uyku tulumunu, sırt çantasını takan hippi ruhlu maceracıların işi deriz. Kız vallahi değil öyle. Bir defa vize almana gerek yok, nerden baksan 100 euro cepte. Düzgüncene bir otelde kalalım risk almayalım desen de oldukça ucuz bir ülke zaten, konaklamaya da yeme içmeye de büyük paralar dökmüyorsun. Biz planlama işini biraz son ana bıraktığımızdan biraz da zaman kısıtlı ol olduğundan münferit ( kişiye özel ) bir tur tercih ettik ki bu bile düşündüğümüzden ucuza mal oldu. Bir hafta, beş yıldızlı oteller, özel rehber ve şoför, e ne diyim şimdi baya lüks bir hizmet için kişi başı 800 dolar ödedik. Uçak biletleri en tuzlu kısmı olsa da aktarmalı uçuşlardan kovalayıp uygun bir bilet bulabilirsin. THY’nin her gün kalkışlı direk uçuşlarıyla on saatte varılıyor. Hatta uçak önce Maldivler’e inip yolcu alıp bırakıyor, meraklısıysan, geldik buralara kadar, bir ayağımızı da mı sokmayalım Maldiv sularına dersen bir iki gün de orada geçirilebilir.

Bir de ”ne yiyeceuk oralarda, aç kalmayalım” mevzu var tabii. Önce turlarda habire , “bisküviyle duruyorum vallahi, rehber bey yok mudur bir Türk restoranı, boğazımızdan bir çorba bişey geçsin, aç kaldık aç “ diye mızmızlanan dünya tatlısı yol arkadaşlarından olmayalım, olanları uyaralım. Oralarda bulacağın Türk restoranının da hayrını görmezsin zaten, bir kebap getirirler sana, bırak yemeyi, “oturup ne oldu sana, neler yaptılar sana böyle!” diye geçip karşısına ağıt yakarsın. İyi haber! Tropik adadayız arkadaşım! Marketlerde tanesine bir milyon dolar verdiğin içi geçmiş tropik meyvelerin ağaçlarına dadan. Denizden çıkarıp yiyebileceğin her şeyi en tazesini en lezzetli halini ye. Hem de ihtiyaç kredisi çekmeden! ( Hamsi olmayabilir yalnız, papaz olmayalım) Hindu ve Budistlerin bir kısmı inançları gereği vejetaryen olduklarından geniş bir vejetaryen mutfağı da var. Üstelik bol bol mercimek kullandıkları için bizim damak tadımıza da çok uzak değil. Yalnız, bildiğimiz tüm baharatların anavatanı olunca ellerini korkak alıştırmamışlar tabii, yemeklerin çoğu acı. Oy çok acı. Çok çok çok acı.

Tarihi Hindu tapınağı Colombo

 


İçelim bol bol suyumuzu düşelim artık yollara. Orta ve kısmen Batı Sri Lanka’yı kapsayan bir haftalık bir gezi planımız olduğundan az zamanda çok yol alacağız. Mesafeler km olarak çok uzun olmasa da yolların durumu pek iyi olmadığından, iyi şartlarda 2 saat sürecek bir yolculuk 5 saate çıkabilir. Ama biz bu durumdan da çok memnunduk. Köylerini, çay tarlalarını, ormanlarını seyrederken, dünyalar tatlısı rehberimiz Sunil’le genç kalmanın sırları, hangi derde tasaya hangi taş iyi gelir muhabbeti de tutturunca hiç bitmesin o yollar. Ama o nasıl araba kullanmaklar öyle!!! Hatalı sollamanın hata olmadığı, hatta böyle bir kuralın var olmadığı bir trafik akışı düşün. Bir de üzerine neşelerini ekle ( bağırıp çağırma yok öyle, gülümseyip selamlaşıp yola devam.) Lunaparkta çarpışan otolara binen çocuklar gibi şendik anlayacağın. İlk günler yüreğimiz ağzımızda gittik yalan yok, ama alışıyorsun be.

Başkent Colombo’dayız ilk gün. Her şehrin hatta ülkenin bir kokusu olduğunu düşündün mü hiç? Buranın da tütsü ve baharatla karışık deniz kokusunu alırsın iner inmez. Başta belki pek tanıdık olmadığından kedi gibi üstünü başını koklayıp durusun, hava da nemli olduğundan birazcık siner üzerine çünkü. Gelgelelim tatilden dönüp de valizinden çıkan bir tişörtte o kokuyu alınca hop gidiverir aklın, yakarsın türküleri, ah Sri Lanka, can Sri Lanka, doyamadıydım ben sana deyu deyu… Çünkü Colombo’da o sıralar akşamüstüdür. Tutarsın birtaneciğinin elinden inersin okyanus kıyısına, yürüyüş yaparken hiç tereddüt etmeden giysileriyle hop denize atlayıp eğleşen insanlara özenirsin biraz. Yolun sonunda bir sahil panayırındasın, tablacılardan yerel yemekler denemek için birkaç cesaret turu daha atarken rengarenk elbiselerine bayıldığın kadınlar seve seve fotoğraf çektirirler seninle.

Öyle çok perişan olmadan, deliler gibi sağa sola koşturmadan gezilir Colombo. Kolonyal binalarını ve en eski Hindu tapınağını görebileceğin bir geziyi de yürüyerek birkaç saatte tamamlarsın, sahilde de güneşi batırdın mı tamamdır derim.

Colombo’dan Habarana’ya 4 saatlik (188 km ) yolculuk var sırada. Sunil’i pek bir darladığım, heyecandan geberdiğim, sonsuz defa geldik mi, ne kadar kaldı diye sorduğum yolculuk. Çünkü daha tatile çıkmadan gidicem de gidicem diye tepindiğim Pinnawala fil yetimhanesine gidiyoruz önce. Savaşta ya da avcılar tarafından yaralanmış yetişkin fillerin ve annesini kaybetmiş bebek fillerin bakıldığı bir yer burası. Fil mıncıklamaya gidiyoruz sen bana sakin ol diyosun. Oldu.

Giriş ücreti ve bağışlarla dönüyor ama öyle hayvanat hapishaneleri gibi bir yer gelmesin aklına, daha çok büyük bir köy gibi. İstersen bebek fillere süt verebilirsin, etrafta dolaşan yetişkin filleri beslersin. Hatta iyice coşup saatine de denk gelirsen yıkanmaya dereye giden sürüye katılıp yardım et. Hiç birini yapmasan da durup bir göz göze gel. Bu muhteşem yaratıkların sakinliği ( tersi pismiş ama ) kocaman masum bakışları şöyle bir tüylerini ürpertsin. Ve yok etmek için verdiğimiz bütün çabaya rağmen hayatta kalmayı başarabilmeleri için dua et.

Pinnawala fil yetimhanesi

 

Canım sevgilim ve Sunil beni yapıştığım filden bir gayret söküp ayırınca Habarana yolundayız tekrar. Yetimhaneden beri atamadığım duygusallığımı bastırsın diyerekten yol kenarındaki kaju tarlasından aldığım bir kilo fıstığı gözlerim dolu dolu götürdüm. E kajunun da anavatanıymış, n’apsaydım.

Yiyecek birşey görüp almak için durduğumuz köylerden birinde ( her 10 km.de bir yaptık galiba biz bunu) derede avlanan bir komodo ejderi de görünce tamam dedik, tamam bambaşka bir diyardayız.

Habarana! Medeni bir insan gibi görünmek adına, arabadan inip odamıza geçene kadar çığlıklarımı bastırmak zorunda kaldığım cennet parçası. Otelimiz sonsuz bir yeşilliğin ortasında birkaç müstakil villası da olan Cinnamon Lodge. Ve biz gölün hemen yanındaki villalardan birinde kalacak kadar iyi çocuklar olmuşuz tüm yıl belli ki. Sabah perdeleri açıp da gördüğüm manzara gölün biraz ötesinde sakince ilerleyen bir fil ailesi, daha önce hiç duymadığın kuş sesleri, sağda solda sallanan maymun bebekleri olunca artık ben de dayanamayıp sevincimi şuursuz bir primat gibi bağırıp çağırıp yerlerde yuvarlanarak göstermiş olabilirim. Çok çirkin çok.

Habarana’daki mutlu yuvamız

 

Bir sürü ülkede bulmayı bekleyip de hüsrana uğradığım tropik rüyamdayım sonunda. Gece ya da gündüz çıkılan safari turlarını, göl kenarındaki uzun yürüyüşleri, dev ağaçlardan sarkan sarmaşıklarla yapılan tarzancılık denemelerini de at cebe. Sabah bin çeşit meyve bir o kadar lokal yemekle yaptığın kahvaltıyı sincaplarda da paylaşınca hepten uçsun beynin. Bu arada yaprağa sarılı krepe benzer bir kahvaltılıkları var, denk gelirse onu yaprağıyla yeme. Vardı öyle yemeğe çalışan cahiller (!) yazık. Sen yeme.

Güldük eğlendik, şimdi bol tarihli bol kültürlü bol “ hmm bak ta o zamandan düşünmüş yapmış adamlar” demeli Polonnaruwa ve Sigiriya gezileri sırada ama “noolur çıkmadan önce bir kahve daha” diyebilirsin, keyfini çıkar çünkü bir daha hiçbir yerde öyle güzel kahve içmedim.

Polonnaruwa Habarana ‘ya 2 saatlik mesafede, geniş bir alana yayılmış ( bir günde tamamlamak zor) şehir kalıntısı. Buda heykelleri ve tapınakları en iyi en iyi korunmuş yapılar. Doğrusu birçok Uzak Doğu gezisinden sonra tapınaklarla ilgili eskisi kadar heyecanlı değildim ama buradakiler bir başkaymış, bambaşkaymış. Şehre girerken karşımıza çıkan dev kubbeye tek kelime etmeden gözlerimizi ayırıp dakikalarca bakınca meditasyona bir adım yaklaştığımızı hissettim. Az ama, azıcık. Zor işler onlar. Bu arada Buda heykelleriyle ve tapınak önlerinde fotoğraf çekmek için can atmamak mümkün değil ama bu tahmin edemeyeceğin kadar hassas bir konu. Buda’ ya ve tapınağa arkanı dönerek çektiğinde büyük ayıp yapmış hatta yerine göre büyük suç işlemiş oluyorsun. Daha önce gittiğim Budist ülkeler bu konuda nispeten daha hoş görülülerdi ama Sri Lanka gerçekten kıçını Buda’ya dönmenden hiç hoşlanmıyor.

Polonnaruwa

 

Sigiriya için acı tatlı tecrübelerle Polonnaruwa’dan ayrıldık. Burada bir saray bekler ama yine bildiklerinden değil. 200 metrelik dev kayaya oyulmuş bir saray. Tırmanman gereken yüzlerce langur lungur merdiven bir yana yükseklik korkusu olana da hiç tavsiye etmeyeceğim ama tepeden Sri Lanka manzarasını seyredemeden dönersen de senin adına üzülmeden edemeyeceğim.

Neyse ki, aşağıda da seni bir masal ülkesi bekliyor. Arkeolojik gezilerin tamamı benim için fantastik deneyimlerdir ama buradaki Mısır piramitleriyle yaşıt kalıntılar arasında yine onlarla yaşıt olmasına rağmen hala akıp coşan kanallar, kare şeklinde suni göller, yemyeşil bahçelerle büyünün dozu artıyor.

Sihirli bahçeler, büyülü göller, dev sarmaşıklara, fillerime ve bir türlü sıkıştırıp yumcuramadğım maymunlarıma da zor bir vedadan sonra hop düş yine yollara . (Sıkıştıramadım, sağı solu belli olmuyor çünkü bunların, eserse ısırıverir. Yani maymun ısırığıyla hastaneye gidip bir kuduz aşısı olaydım anlatmalara doyamadığım bir hikayem daha olurda ne güzel ama geçti tabii. )

Negombo için çarpıyor kalpler bu defa. Beyaz kumlu sahillere gidiyoruz. Deniz tatili yapmayı sevenlerin şehirlerinden biri, biz çok çimmeci, güneşlenmeci bir çift olmadığımızdan iki gün çok bile geldi bize Negombo’da. Ama şehrin içini, çarşısını falan dolaşmak kısa bir zaman yolculuğu gibi. Yalnız çok eskilere gitme. 80’ler sonu yaşanıyor hala orada. Kasetler, teypler, dükkan vitrinleri … Annenin elini tutup bayram alışverişine çıktığın günlere nostaljik bir tur. Deniz güzel sahil güzel otel şahane ama yol üzerine uğradığımız Kandy ‘de mi kalsaydık acaba…

Negombo’nun uçsuz bucaksız sahili

 

Kandy tarım bölgesinin merkezinde ve Sri Lanka’nın ilk başkenti . manzaralar anlatmakla olacak gibi değil. Yüzlerce yıllık suni göl çılgınlığının ve çay tarlalarının şehri sonuçta. Seylan çayının şehri. 1972’de Sri Lanka adını alana kadar Seylan’mış adı. Bildiğin ceylon çayı ta buralardan yani. Sırf bu tarlaları görmeye bile gelen çok. Ben kaybolamadım içlerinde sen kaybol bari. Tepelerdeki fabrikalarına gidip tazecikken nasıl oluyormuş ona da bir iç bak. Hediyelik eşya alternatifleri için yarı değerli taş fabrikaları, batik kumaşları, tahta oyma atölyeleri var bir de ama Eminönü ’nden üçte bir fiyatına alamayacağın farklı bir şeye rastlamadım. Baharat bahçelerine git onun yerine, karabiber, vanilya ağaçlarını öpüp okşayıp birkaç paket baharat alırsın. Mis.

Kandy’nin kare yapay gölü

 

Yediğimizi içtiğimizi, gezdiğimizi gördüğümüzü anlattım. Kimi güzel detayları atladım, belki bazılarını unuttum ama gezimin en güzel detayını sona sakladım.

Sri Lanka deyince aklına herkese, her şeye, her şartta gülümseyen yüzler gelsin en başta. Ada’dan ayrılıp harala gürele hayatına geri döndüğünde eksikliğini hissettiğin gülümsemeler. Bir adres sormadan önce, markete girdiğinde ,trafikte , çok ayıp oldu adama derken sana ayak üstü hayatını sorgulatan bir rahibin yüzünde… hikaye şu; Sunil bankada kısa bir işim var deyip arabayı bir otoparka, birkaç arabanın çıkmasına engel olacak şekilde park edip bizi de içinde bırakıp gitti. Birkaç dakika sonra bir Budist rahip yanında şoförüyle bizim bloke ettiğimiz arabasına doğru geldi. Bu insanlar” bekle biraz kardeşim 5 dakkaya geliyor allaallaa” diyebileceğin insanlar değil. Toplumun en saygı gören en değerli insanları. Hak ediyorlar o ayrı. Ama öyle omzuna dokunup ay pardon bi resim çekinebilirmiyiz falan yassah! Tailand’da öyleydi en azından. Yaşadıkça öğreniyor insan tabii. Neyse arabasını binip gidemiyor adam, kim bilir hangi hayır işine yetişecek, eyvah dedik kıyamet koptu şimdi. Canım kocam bir gayret arabayı çekmeye çalışıyor ama zaten direksiyon ters tarafta, o da dert değil ama el frenini bulabilse! Yok ! Ah bebeğim kan ter içinde perişan olacağına in, temiz temiz ye dayağını bitsin bu kabus. Benim bildiğim bu işler dayaksız sonlanmaz, en azından bir itiş kakış ya da en kötü bağrış çağrış. Ben dışarıda dert anlatmaya çalışıyorum ama büyük büyük el kol hareketlerimle sonu gelmez özürlerimle anlaşılmam pek mümkün olmadı sanırım. Bir ara nefeslenmek için durunca “Dur “ dedi bana. Dur, sakin ol. Arada Sri Lanka‘ca sus be kadın falan da demiş olabilir ama bilmiyorum ben Sri Lanka’ca. Nerden geldin diye sordu, İstanbul dedim ama üzgün. Adama dokunmak bile yasak ama biz yolunu halen gasp etmekteyiz çünkü! Aa uzaklardan dedi, evet dedim daha az üzgün. Sevdin mi burayı, nasıl geçiyor tatiliniz dedi üzüntüm geçti şoka girdim. Ne kendinde ne şoföründe bir gram sinir belirtisi olmadığı gibi tatilimin nasıl geçtiği soruldu bir de! Müthiş dedim hem de her dakikası. Peki ne bu telaşın dedi, bizim zamanımız sizinki kadar hızlı akmaz, yetişemeyeceğin şeyler için de zaten üzülme. Ayaküstü yaptığım muhabbete, aldığım derslere bak. Dedim ki bizim böyle durumlara pek tahammülümüz yok, işi adam öldürmeye kadar götürürüz ama kötü bir şaka olduğunu düşündü sanırım. Sohbet muhabbet derken Sunil’de geldi , onunla da bir şakalar, tokalaşmalar. Vedalaşıp açtık adamın yolunu. Tatilin ilk günleri olduğundan şaşkınlığımızı atamamıştık bir süre ama dönüş yolunda taşlar yerine oturdu. İyi insanlar, birbirlerini, bizi, herşeyi seviyorlar. Hepsi bu… Ve Budizmin de sandığım gibi yogadan, yoganın da spor salonlarında taytlı ablaların önce yer kavgasına tutuşup sonra da uhrevi edalarla “omm” ladığı zırva sapan derslerden ibaret olmadığını öğrendim. İyi olmakmış Budist olmak.

Derim ki, Venedik Floransa turunu biraz ertele, Avrupa dediğin komşu kapısı. Hala sarmaşıklarda sallanıp, fil kovalayacak enerjin varken git Sri Lanka’ya. Gelince uzun uzun anlat ama.

FRU FRU


google - site - verification: google6a64f2bf44ffd5fb.html